Güzellik de neymiş (kültür)
Fikri hür, vicdanı hür, güzel insanlar.
Sanatın aynasından bakmaya devam…
Bugün bize sanatın aynasından görünen; yine güzellik ama kültür içinde güzellik…
Güzellik mi kültürü doğurdu? Yoksa kültür mü güzelliği?
Ama bunların üzerine yine bir kez daha düşün dün mü?
İnsanın anlam arayışı; önce eş zamanlı olarak dini inançları, kültürleri ve sonrasında da o inançların ve kültürlerin birbirlerinden farklılıklar gösteren güzellik kavramlarını yaratmış olabilir mi?
İnsanın anlam arayışı,
Güzellik diye bir şey konuşulur muydu?
Var mı bir cevabınız?
Sevgili okur, kainattaki anlamı, kendindeki anlamı arıyor musun?
Yoksa arıyor da bulamıyor musun? Ya da bulsam ne olacak? Bulmasam ne olacak mı diyorsun?
Anlam kaybolursa, kültürde güzellik de kaybolur bilmiyor musun?
Veyahut anlam da neymiş Abidin Hocam, yenilebilir, içilebilir bir şey mi diye aklından geçiriyorsun?
Geçirebilirsin sevgili okur, vallahide billahi de kızmam sana…
Zamanın ruhu böyle deyip geçerim mi? Sanıyorsun?
Vallahide billahi de geçemem.
Konumuz güzellik, nasıl vazgeçeceğiz…
Mecburuz bildiklerimizi yazacağız…
Son iki yazımı okuduğunuzu düşünerek: fark ettiğiniz üzere; güzelliği, kültürel antropoloji, evrimsel biyoloji ve evrimsel psikoloji açısından ele almaya çalışmıştık. Epey de bir şeyler anlatmıştık. Şimdi izninizle: bu kez de güzellik kavramını; anlam arayışı, kültürel ve inançsal boyutları bağlamında ele almaya çalışalım.
İlk insanlardan başlayarak; insanın, doğayla ve evrenle arasında gelişen ilk temel çelişkisi; kendisinin sonlu fakat kendisine kıyasla doğa ve evrenin süreklilik içinde olduğunu fark etmesi olmuştur. Süreklilik arz eden ve mükemmellik içinde işleyen doğaya baktığında; gördüğü şey, her şeyin zamansal döngüler halinde tekrar ettiği; yani doğanın, sonbahar da havaların soğumaya başlamasıyla ölmeye ve ilkbaharda havaların ısınmaya başlamasıyla yeniden doğduğudur. Ama kendisi veya sevdikleri öldüğünde yeniden doğmamaktadırlar. Güneş her gün doğmakta ve batmakta, kendisi ise bir kez battığında (yani öldüğünde) yeniden doğmamaktadır. Dağlar, tepeler, nehirler, yıldızlar, göller ve denizler hep yerli yerinde durmaktalar, yani insanın ölümlülüğüne inat Güneş gibi ölümsüzlüklerini ilan etmektedirler. Hadi siz şimdi kendinizi bu ilk insanların yerine bir koyunda görelim, bakalım…Bu ne yaman çelişki diyor musunuz? Demiyor musunuz?
Güneş’in doğuşuyla güne başlıyor ve batışıyla da günü sonlandırıyorsunuz. Geceleri kaybolsa da Güneş hep orada, ama anneniz, babanız, sevdikleriniz, çocuklarınız, arkadaşlarınız ölünce artık orada olmuyor. Güneş hiç yaşlanmıyor, her gün aynı güzelliğiyle bizi karşılıyor. Peki ya biz doğduğumuz andan itibaren yaşlanmaya başlıyor ve sonunda da ölmüyor muyuz? Bal gibi de ölüyoruz.
Peki merak edip sormuyor muyuz (yani atalarımız sormuyor muydu…), yahu biz ölüyoruz da bunlar neden hiç ölmüyor, ya da ağaçlar mevsimsel olarak ölse bile mevsimi gelince çiçek açıp meyve verebiliyor. Bir de bu Güneş her gün nereye kayboluyor da sonra yeniden ortaya çıkıyor? Güneş bir gidiyor karanlık oluyor, korku dağları sarıyor. Bir geliyor her yer aydınlanıyor........
