Dağ deyip geçmemek lazımmış...
Fikri hür, vicdanı hür, güzel insanlar.
Sanatın aynasından bakmaya devam…
Bugün sanatın aynasından bize görünen bir dağ….
Dağda nereden çıktı mı? Diyorsunuz…
Hemen ortaya çıkmamışlar zaten, dört buçuk milyar yaşında olan gezegenimiz onları yedi yüz milyon önce doğurmaya başlamış.
Ya da Yeryüzünün yüzde yirmi dördü dağlardan oluşuyor hangisi mi? Diyorsunuz…
Hangisi olduğuna sonra geleceğiz efendim…
Birde bizim ölümsüz bir dağımız var,
Ama siz biliyor musunuz? Hadi bildiğinizi varsayalım.
Bizim binlerce yıl önce yaşamış olan atalarımız, tarih öncesi çağlardan itibaren dağlara tapınma, onları manevi ya da inançsal açıdan kutsal görme ritüelleri gerçekleştirmişlerdir.
Atalarımız, dağları niye mi böyle kutsamış derseniz. Merak etmeyin, aslında merak edin tabi… Onun da cevabı var sevgili dostlar…
Primitif inançlar olarak kabul edilen bu tapınma biçimleri; atalarımızın animistik inanç aşamasındayken doğada duyumsadıkları her şeyin bir ruhu olduğuna dair geliştirdikleri inanç kabulüne dayanmaktadır. Dolayısıyla dağların da bir ruhu vardır ve bu ruh dağların sahip oldukları büyüklükten doğan bir güce sahiptir. Animistik inanç aşamasından çok tanrılı inanç aşamasına gelindiğindeyse artık dağlar Antik Yunan Mitolojisinde olduğu gibi tanrıların ve tanrıçaların yaşadığı kutsal evler haline gelmişlerdir. Tek tanrılı dinlerde ise dağlar göğe en yakın, yani dünyevi olandan uzaklaşılan, ilahi olana yaklaşılan, Tanrısal olana en yakın yerler olarak kabul edilmiş ve dağların zirvelerine manastırlar gibi inanç merkezleri inşa edilmiştir.
Böylece ruhun, maddi dünyanın haz ve arzularından arınarak günahsız bir hayat inşa edebileceği, bu sayede ise ruhun derin bir tefekkür içine girerek Tanrısal olana daha çok yönelebileceği ve huzur bulacağı düşünülmüştür.
Şimdi bazı sevgili okurlar haklı olarak şu soruyu soracaklar; günahsız bir hayat için illa ki........
