menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yalu’dan Saygon’a; Ho Chi Minh’den Hürmüz’e direnmenin onuru

47 0
21.06.2026

Birinci Dünya Savaşı’nı, İkinci Dünya Savaşı’nı ve ardından Soğuk Savaş’ı kazanan Anglo-Sakson güçler, özellikle ABD ve İngiltere, son yüz yıldır kendi iradeleri dışında ortaya çıkan her jeopolitik meydan okumayı bastırmaya çalıştı. Komünizmden milliyetçi bağımsızlık hareketlerine, Kore’den Çin’e ve İran’a kadar farklı aktörler bu baskıyla karşılaştı. Kore, Vietnam ve bugün İran, kendilerinden çok daha güçlü görünen bu hegemonik düzene karşı direnme iradesi gösteren örnekler olarak öne çıktı. Bu ülkelerin ortak noktası, savaşı yalnızca askerî güç değil, zaman, coğrafya, toplumsal dayanıklılık ve maliyet üretme mücadelesi olarak görmeleridir. İran’ın bugün sergilediği direnç, birçok bakımdan Kore ve Vietnam’da verilen uzun soluklu hegemonya karşıtı mücadelelerin günümüzdeki devamı niteliğindedir.

Her ne kadar süresi, kayıpları ve sonuçları tam olarak benzemeseler de Kore ve Vietnam Savaşları ile 107 günlük İran ABD İsrail Savaşının direnme onuru ve dolayısı ile kültürü benzerlikler içermektedir. İran’ın bugün sergilediği direnme kültürü ve stratejisi, Kore ve Vietnam savaşlarıyla birlikte okunduğunda aynı tarihsel gerçeği ortaya koymaktadır. Hegemon güç savaşı finans gücü, teknoloji, başta akıllı mühimmat olmak üzere ateş gücü, hava üstünlüğü, ekonomik baskı ve lojistik yetenekler çerçevesinde görür. Direnen taraf ise savaşı zaman, mekân, toplum, ideoloji, inanç, irade ve karşı tarafa maliyet üretme çerçevesinde olarak ele alır. Askeri tarih boyunca büyük güçler çoğu zaman savaş alanını çevrelemiş, kontrol etmiş, hava üstünlüğüne, daha fazla gemiye, uçağa ve paraya sahip olmuşlardır. Ancak savaşların sonucunu belirleyen şey çoğu zaman sahip olunan silahların miktarı değil, karşı tarafın direnme iradesini kırıp kıramamaları olmuştur.

Henry Kissinger’ın Ocak 1969’da Foreign Affairs’de yayımlanan “The Vietnam Negotiations” başlıklı makalesindeki ünlü tespiti bu gerçeği özetler: “Gerilla savaşı kazanmak zorunda değildir; kaybetmemesi yeterlidir. Konvansiyonel ordu ise kaybetmemekle yetinemez; kazanmak zorundadır.” Clausewitz Savaş Üzerine (On the War) isimli eserinde savaşın amacının düşman ordusunu yok etmek değil, düşmanın direniş iradesini kırmak olduğunu vurgular. Bu nedenle kaç tankın, kaç uçağın veya kaç geminin imha edildiği önemli değildir. Asıl önemli olan hangi tarafın savaşa devam etme azmini daha uzun süre koruyabileceğidir. Clausewitz’in “savaş, iradelerin çatışmasıdır” şeklinde özetlenebilecek yaklaşımı, Saygon’dan Hürmüz’e uzanan direniş kültürünün teorik temelini oluşturmaktadır.

Bu nedenle Kore ve Vietnam ile bugün İran örnekleri aynı tarihsel çizginin farklı dönemlerde ortaya çıkmış halkaları olarak görülebilir. İkisinde de karşı karşıya gelen taraflardan biri dönemin en büyük askeri ve ekonomik gücüdür. Diğeri ise askeri bakımdan daha zayıf, ekonomik bakımdan daha kırılgan fakat siyasi iradesi daha yüksek olan taraftır.

DİRENMENİN İLK ÖRNEĞİ: KORE

1949 yılında kurulan Çin Halk Cumhuriyeti son derece yoksul, savaşlardan çıkmış ve teknolojik açıdan geri bir devletti. Buna karşılık ABD, İkinci Dünya Savaşı’nın tartışmasız galibi, nükleer silaha sahip, dünyanın en büyük sanayi kapasitesini elinde bulunduran bir süper güçtü. Komünist Kuzey Kore’nin 25 Haziran 1950’de güneye saldırısına ABD kayıtsız kalamazdı. Zira 1949 yılında Çin’in Mao liderliğinde komünist Halk Cumhuriyeti olarak ilan edilmesi ABD için büyük bir kayıptı. ABD, insanlık tarihinin en büyük medeniyet havzalarından birinin kendi nüfuz alanı dışında yeniden ayağa kalkışına engel olamamıştı. O gün yoksul, iç savaşlardan çıkmış ve harap durumdaki Çin, bir gün dünyanın üretim merkezi, en büyük sanayi gücü ve Amerikan hegemonyasına meydan okuyacak Pasifik kıyısında başlıca stratejik rakip haline gelecekti. SSCB’nin çevrelenmesinin mimarı George Kennan ve dönemin Amerikan stratejistleri bunun uzun vadeli anlamını herkesten daha iyi kavrıyordu. Bu nedenle Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşu Washington açısından yalnızca bir rejim değişikliği değil, küresel güç dengelerini değiştiren tarihi bir jeopolitik kırılmaydı. Nitekim Soğuk Savaş boyunca “Çin’in Kaybı” olarak anılan bu olay, Pearl Harbor’dan sonra Amerikan jeopolitiğinin karşılaştığı en büyük stratejik şoklardan biri olarak hafızalara kazındı. O nedenle Kuzey Kore’nin güneye ilerleyişi ve komünizmin Çin’den sonra bir başka ülkede Pasifik Okyanusu ile buluşması kabul edilemezdi.

16 Ekim 1950 günü Amerikan kuvvetleri Pyongyang’ı işgal ettiğinde Çin aynı gün Yalu Nehri’ni geçerek karşı saldırıya geçti. Zira Pekin yönetimi bunun sadece Kore değil, Çin’in geleceğiyle ilgili bir güvenlik sorunu olduğuna karar vermişti. Çin liderliği savaşı kazanmayı değil, Amerikan ilerlemesini durdurmayı hedefledi. Sonuçta Çin, ABD’yi yenemedi, ancak 1953 Temmuz’unda ateşkes imzalandığında ABD de istediğini elde edemedi. Komünist Kuzey Kore ortadan kaldırılamadı. Amerikan ordusu Çin sınırına yerleşemedi ve savaş başladığı hatta sonlandı. Böylece Amerikan koruması altına alınan Güney Kore’de ABD son 70 yılda büyük yığınaklanma ve üslenme yapmış olsa da Güney Kore’nin bir nevi ada devleti konumda kalmasını engelleyemedi. Kuzey Kore, Güney Kore’nin Asya ile kara bağlantısını tamamen kesmiş durumunu bugün de korumaktadır. ABD güçleri ile Kuzey Kore arasında bir barış anlaşması olmadığını aynen KKTC’de olduğu gibi halen bir ateşkesin yürürlükte olduğunu belirtelim. Çin için 3 yıl süren bu savaşta en kritik karar şüphesiz ABD’nin sınırına kadar ilerleme iradesini görüp saldırıya karar verdiği andır. Çin, o gün ABD’nin ezici üstünlüğüne rağmen savaşa girme kararı aldı. O gün aldığı risk, sonraki 73 yıllık yükselişinin önünü açtı. Kore’nin bugün İran’a verdiği temel ders büyük bir gücü yenmekten ziyade onun stratejik hedeflerine ulaşmasını engellemenin yeterli olduğudur.

VİETNAM: CEPHEDE DEĞİL, WASHİNGTON’DA KAZANILAN SAVAŞ

Diğer yandan İran’ın bugün karşı karşıya olduğu mücadele Kore’den çok 1962-1973 arasında devam eden Vietnam’a benzemektedir. Vietnam Savaşı’nda Hanoi yönetiminin amacı Amerikan ordusunu yok etmek değildi. Böyle bir olanağı zaten yoktu. Kuzey Vietnam ne ekonomik ne teknolojik ne de askeri ve de siyasi bakımdan ABD ile kıyaslanabilecek durumda değildi. Ancak Hanoi yönetimi savaşın gerçek ağırlık merkezinin cephede değil Washington DC’de olduğunu çok iyi kavramıştı. Bu nedenle savaşın amacı Amerikan askerlerini yok etmek değil, Amerikan siyasi iradesini aşındırmak oldu. O nedenle Vietnam’ın gerçek zaferi Saygon’da değil başkentte kazanıldı.

Bu gerçeğin en çarpıcı örneği 1968 yılındaki Tet Taarruzu ‘dur. Vietkong ve Kuzey Vietnam kuvvetleri, Vietnam Yeni Yıl bayramı sırasında Güney Vietnam’ın birçok kent ve askeri tesisine eş zamanlı saldırılar düzenledi. Çatışmalar sonunda saldırıyı gerçekleştiren kuvvetler çok ağır kayıplar verdi. Salt askeri ölçütlerle bakıldığında Tet Taarruzu bir başarı değil, hatta taktik düzeyde bir başarısızlık olarak değerlendirilebilir. Tet Taarruzu’nun asıl etkisi Amerikan toplumunun ve siyasal karar vericilerinin bakış açısını değiştirdi. Çünkü Amerikan halkı yıllardır Beyaz Saray ve Pentagon tarafından savaşın kazanılmak üzere olduğuna inandırılmıştı. Oysa Tet Taarruzu, dünyanın en güçlü ordusunun karşısındaki direnişin hâlâ ayakta olduğunu ve savaşın sonunun görünmediğini gösterdi. Amerikan televizyonlarında savaşın görüntüleri her gün milyonlarca eve ulaşıyor, kamuoyunda savaş karşıtı hareket........

© 12punto