Preveze’den Mavi Vatan’a: 488 yıl sonra Türk’ün denizle yeniden buluşması
Türklerin geleceği yalnızca Anadolu’da değil, Anadolu’yu çevreleyen denizlerdedir. Amaç denize çıkmak değil, bir daha denizden dönmemektir.
488 yıl önce 27 Eylül 1538 günü Adriyatik Denizi’nde yaşanan Preveze Deniz Savaşı ile Osmanlı ve Garp Ocaklarının oluşturduğu Türk Donanması, Papalık, Venedik, İspanya-Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ve Ceneviz gemilerinin oluşturduğu Haçlı Koalisyon Donanması’nı yendi ve Venedik ile İnebahtı yenilgisinin yaşandığı 1571 yılına kadar 33 yıl devam edecek bir barış dönemini başlattı. Diğer taraftan İspanya ve Malta şövalyeleri ile rekabet ve savaş dönemi devam etti. Preveze başarısını iyi okumak ve bugüne dersler çıkarmak gerekir.
NEDEN BU SAVAŞ YAŞANDI?
Preveze Deniz Zaferi, 16. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğu’nun bir kara gücü olmanın ötesine geçerek Akdeniz’de büyük bir deniz gücüne dönüşmesinin sonucunda yaşandı. Kanuni Sultan Süleyman’ın 1534’te Barbaros (Hızır) Hayreddin Paşa’yı Kaptan-ı Derya yapmasıyla Kuzey Afrika’daki Garp Ocakları Donanması Osmanlı devlet stratejisiyle bütünleşti. Osmanlıların Ege adaları ve Orta Akdeniz yönünde ilerlemesi özellikle Venedik’in deniz ticaretini ve ada hâkimiyetini, aynı zamanda V. Karl’ın Habsburg düzenini tehdit etmeye başladı.
Gerilimin kırılma noktası 1537’deki Korfu Seferi ve ardından Barbaros’un Venedik hâkimiyetindeki adalara yönelik harekâtı oldu. Osmanlı ilerleyişini durdurmak isteyen Papa III. Paolo’nun girişimiyle büyük bir Kutsal İttifak donanması oluşturuldu. Komutanlığı dönemin en ünlü Avrupalı denizcilerinden Cenevizli Andrea Doria’ya verildi. Böylece Preveze, gerçekte Barbaros ile Doria’nın kişisel mücadelesinden çok, Akdeniz’in gelecekte kimin stratejik etki alanında olacağını belirleyecek Osmanlı-Habsburg/Venedik güç mücadelesinin denizdeki hesaplaşmasıydı.
27 Eylül 1538’de iki donanma Preveze ve Arta Körfezi çevresinde karşı karşıya geldi. Kaynaklardaki gemi sayıları farklı olmakla birlikte Kutsal İttifak filosunun Osmanlı donanmasından belirgin biçimde daha büyük olduğu konusunda genel bir mutabakat vardır. Buna karşılık Barbaros’un kuvvetleri daha dengeli bir komuta yapısına sahipti. Osmanlı kadırgalarının kürek gücüyle hareket edebilmesi hafif rüzgâr şartlarında önemli bir manevra ve hareket serbestisi avantajı sağlıyordu. Hızır Hayrettin ayrıca Preveze çevresinin kıyı, sığlık ve rüzgâr şartlarını iyi kullanırken, Doria’nın komutasındaki Venedik, Papalık, İspanyol ve Ceneviz unsurlarının farklı çıkar ve önceliklere sahip olması ittifakın önemli zayıflıklarından biriydi.
27 Eylül 1538’de Barbaros, Preveze Körfezi’nde kapalı kalmak yerine donanmasını açık denize çıkararak inisiyatifi ele aldı. Yaklaşık beş saat süren muharebede Osmanlı filosunun hareketli kadırgaları, rüzgâra daha bağımlı olan büyük Hristiyan gemilerine karşı etkili oldu. Barbaros’un manevraları Doria’nın kuvvetlerinin düzenini tehdit edince Andrea Doria genel bir meydan muharebesini sürdürmek yerine filosunu geri çekerek Korfu yönüne yöneldi. Bu nedenle Preveze, 1805’de yaşanan Trafalgar deniz savaşı gibi düşman donanmasının bütünüyle imha edildiği bir savaş değildir. Hızır Hayrettin Paşa’nın kendisinden çok daha büyük bir koalisyon filosunun Osmanlı donanmasını yok etme girişimini boşa çıkardığı ve onu muharebe alanından çekilmeye zorladığı stratejik bir zaferdi.
Böylece Avrupa’nın oluşturduğu büyük koalisyon Osmanlı deniz gücünü geriletemedi, tersine Osmanlıların Ege, Adriyatik girişleri, Doğu ve Orta Akdeniz üzerindeki hareket serbestisi güçlendi. Venedik üzerindeki askerî baskı devam etti ve 1540 barışıyla Osmanlı kazanımlarının önemli bir bölümü kabul edildi. Barbaros’un Avrupa’daki askerî itibarı olağanüstü yükselirken Osmanlı tarihinde daha büyük bir dönüşüm gerçekleşti. Kanuni döneminin büyük kara gücü Barbaros’un deniz gücüyle birleşti. Böylece yarımada coğrafyasının doğal gereği yerine getirilmiş, Osmanlı aynı anda hem kıtaya hem denize hükmedebilen bir imparatorluk gücüne dönüşmüştü.
ZAFER VE DENİZCİLİK GÜCÜ İLİŞKİSİ
Bu zafer, Türk tarihinin sıradan bir deniz savaşı değildi. Preveze, Anadolu’da yaşayan Türklerin üzerinde oturdukları coğrafyanın gerçek karakterini kavradıklarında, bu coğrafyanın sunduğu imkânları çağın aklı, bilimi, teknolojisi ve denizcilik kültürüyle birleştirdiklerinde ne kadar büyük bir güç üretebildiklerinin tarihsel kanıtıydı. Aradan 488 yıl geçti. Bugün Mavi Vatan ile yeniden aynı jeopolitik gerçekle karşı karşıyayız. Anadolu bir yarımadadır ve yarımada coğrafyası denizle bütünleştiği sürece büyük güç coğrafyasıdır. Anadolu’yu sadece kara üzerinden okumak, bu eşsiz coğrafyanın yarısından vazgeçmektir.
Anadolu doğu batı ekseninde büyük bir yarımadadır. Türk Boğazları üzerinden Karadeniz’i Akdeniz’e, Balkanlar üzerinden Avrupa’yı Asya’ya, Doğu Akdeniz üzerinden Süveyş ve Hint Okyanusu sistemini Avrasya’nın içlerine bağlar. Böyle bir coğrafyada kurulan devlet, denize yöneldiği ölçüde büyür; denizden uzaklaştığı ölçüde kendi coğrafyasının sunduğu stratejik potansiyeli kaybeder. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Roma, İtalya yarımadasının sunduğu imkânları ancak Kartaca’yı denizde yenerek Akdeniz gücüne dönüştürebildi. İber yarımadasındaki Portekiz ve İspanya denize çıktıklarında dünya ölçeğinde imparatorluklara dönüştüler. İngiltere ada coğrafyasını deniz gücüyle birleştirerek küresel imparatorluk kurdu. Anadolu’nun jeopolitik kanunu da farklı değildir. Ancak coğrafya tek başına güç yaratmaz. Coğrafya potansiyeldir; onu güce dönüştüren insan aklı, bilim, teknoloji, kurumlar ve stratejidir.
Osmanlı İmparatorluğu 16’ncı yüzyılda bunu başardı. 1453 yalnızca İstanbul’un fethi değildi. Anadolu ile Balkanlar arasındaki jeopolitik kopukluk ortadan kalkarken Türkler Karadeniz, Ege ve Akdeniz sisteminin merkezine yerleşiyordu. Fatih döneminden itibaren deniz gücünün önemi giderek daha iyi anlaşılmaya başladı. Ancak gerçek sıçrama 16’ncı yüzyılda Osmanlı merkezî devlet gücü ile Garp Ocaklarının son derece dinamik denizcilik kültürünün birleşmesiyle gerçekleşti.
GARP OCAKLARI DONANMASI
Garp Ocakları Donanması Oruç ve Hızır (Barbaros) kardeşler tarafından Cezayir ve Tunus’ta başlangıçta Osmanlıdan bağımsız kurulan, ancak 1518 yılından sonra İstanbul’un kontrolüne girerek genelde orta, zaman zaman da Batı Akdeniz ve Hatta Atlantik’te varlık gösteren bir donanma oldu. Bu donanmaya daha sonra Libya ocakları da katıldı. Garp Ocakları Donanması operatif ve taktik alanda Osmanlı Donanmasından daha etkindi. Osmanlı deniz tarihine mal olmuş en ünlü denizciler Garp Ocaklarından yetişmiştir. Denizcilerin büyük çoğunluğu ege Akdeniz kıyılarından ve Karaman Vilayetinden geliyordu. Dış denizci kaynakları içinde Rum, Dubrovnik (Ragusa), Malta, Venedik, Cenova, Hollanda, İrlanda, İskoçya ve İngiltere kaynaklı denizciler olsa da ocakların başı ve tüm liderleri Anadolu Türkleri idi. Günümüzde Kuloğlu, Koloğlu soyadını taşıyanlar bu denizci atalarımızın bugünkü çocuklarıdır. Bu denizcilerin Osmanlıdan daha ileri olmasının nedeni sarayın politik çekişmelerinden ve ilkel birikime yönelik rüşvet ve kayırma bataklığından uzak olmalarıydı. Garp Ocakları Donanması ile Osmanlı Donanması arasındaki en iyi iş birliği dönemi Preveze ile İnebahtı arasındaki dönemde yaşandı.
Oruç Reis, Hızır Reis, Turgut Reis ve onların yetiştirdiği Garp Ocaklı denizciler yalnızca savaşçı değillerdi. Akdeniz’i yaşayan, rüzgârını, akıntısını, limanlarını, adalarını, ticaret yollarını ve rakiplerini tanıyan denizcilerdi. Garp Ocakları aynı zamanda dönemin şartları içinde şaşırtıcı derecede pragmatik yapılardı. Bilginin ve yeteneğin nereden geldiğinden çok ne işe yaradığı önemliydi. Denizcilikte başarıyı yaratan da büyük ölçüde bu rasyonel yaklaşım........
