Lozan’dan Montrö’ye Akdenizli Türk’ün yeniden doğuşu
24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması, Cumhuriyet’i kuran temel uluslararası belgedir. Devletsiz ve milletsiz bırakılmak istenen Anadolu Türklerinin kazandığı ölüm kalım savaşının diplomatik tescili, kanla yazılmış onur belgesidir.
Lozan’da Kanla Çizilen Sınırlar
Lozan bir masa başı pazarlığı değil, Büyük Taarruzun ve Mudanya Mütarekesi’nin ortaya çıkardığı askerî ve siyasi gerçekliğin uluslararası hukukta tescilidir. Antlaşmanın sınırları büyük ölçüde 1923 yılında Türk ordusunun fiilen ulaştığı harekât hatlarını yansıtmıştır. Başka bir ifadeyle Lozan’da çizilen sınırlar diplomasi masasından değil, savaş meydanından gelmiştir. Yani kanla çizilmiştir. Kurtuluş Savaşı karada cereyan etmiş, cephanesi Karadeniz’de Rusya’dan deniz yolu ile getirilmiştir. Kuvayı Milliye 1920 yılından itibaren önce doğu sınırlarını emniyete almış, 1922 sonbaharında Türk ordusu Mustafa Kemal’in Ordularına verdiği Akdeniz hedefi ile İzmir’e kadar ilerlemiş, Doğu Trakya 1922 sonunda savaşmadan geri alınmıştır.
Kapitülasyon Belasından Kurtuluş
Lozan’ın değeri yalnızca çizdiği sınırlar üzerinden ölçülemez. Antlaşmanın en büyük kazanımlarından biri, yüzyıllardır Osmanlı Devleti’nin ekonomik egemenliğini aşındıran kapitülasyonların kesin olarak kaldırılmasıdır. Osmanlı’nın maliyesini, yargısını, ticaretini ve gümrük politikasını yabancı devletlerin etkisine açan bu ayrıcalıkların sona erdirilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik bağımsızlığının temelini oluşturmuştur. Siyasi bağımsızlığın ancak ekonomik egemenlikle tamamlanabileceğini bilen Atatürk ve Lozan heyeti, bu konuda hiçbir taviz vermemiştir. Bu yönüyle Lozan, yalnızca bir sınır antlaşması değil, milli ekonominin, milli hukuk düzeninin ve tam bağımsız devlet anlayışının kurucu belgesidir. Kapitülasyonların kaldırılması ise kabotaj hakkı ve denizdeki egemenliğin dolayısı ile Akdenizli Türk’ün denizcileşme sürecini büyük bir aradan sonra tekrar başlatmıştır.
Lozan Antlaşması ve Deniz Jeopolitiği
Her ne kadar Lozan ile kapitülasyonlardan kurtulmamız Mavi Vatan için çok büyük bir kazanım olsa da 1923 yılında Türkiye’nin deniz jeopolitiği açısından tam anlamıyla çözüme kavuşmamış iki temel Mavi Vatan sorunu varlığını sürdürüyordu.
Bunlardan ilki Türk Boğazlarıydı. Antlaşmanın eki olan ‘’Türk Boğazları Rejimine İlişkin Sözleşme” uyarınca Türkiye, Boğazlar üzerinde tam askerî egemenlik tesis edememiş, bölge askerden arındırılmış ve Boğazların yönetimi uluslararası bir komisyonun denetimine bırakılmıştı.
İkinci sorun ise Anadolu kıyılarının hemen karşısındaki Ege adalarıydı. Millî Mücadele’nin kara cephesinde elde edilen askerî başarı, deniz jeopolitiği alanında aynı ölçüde bir stratejik kazanıma dönüşememişti. Bunun nedeni Lozan heyetinin diplomatik yetersizliği değil, savaş sonunda ortaya çıkan askerî güç dengesi, Türkiye’nin dönemin donanma yeteneği ve uluslararası konjonktürün müzakere alanını sınırlandırmış olmasıydı.
Dolayısı ile Lozan Anlaşması donanmasızlık nedeni ile Türk Boğazlarının egemenliği kısıtlı olarak sağlayabilmiş, 1878 ‘den itibaren İngiliz işgalinde olan Kıbrıs Adası 20. Madde ile İngiltere’ye bırakılmış, Türk kıyılarına bitişik olan Menteşe Adaları (Oniki Adalar) 15. Madde gereğince İtalya egemenliğine devredilmiştir. Antlaşmanın 12. maddesiyle Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan Adaları Türkiye’de kalırken, Midilli, Sakız, Sisam, İkarya, Limni ve Semadirek’in Yunan egemenliği teyit edilmiştir. 13. madde uyarınca Midilli, Sakız, Sisam ve İkarya’nın deniz üssü haline getirilmesi ve tahkim edilmesi yasaklanmış, adalarda yalnızca sınırlı güvenlik kuvveti bulundurulmasına izin verilmiştir. Limni ve Semadirek ise Lozan’la imzalanan Boğazlar Sözleşmesi kapsamında Boğazların askerden arındırılmış güvenlik düzeninin parçası olarak silahsızlandırılmıştır. Ancak günümüzde silahsız ve askersiz statüdeki
Donanmasız Osmanlı’nın Denizdeki Mirası
Lozan’da Türk Boğazları üzerindeki tam egemenliğin Türkiye’ye bırakılmamasının temel nedeni hukuki değil, dönemin güç dengesi ve güvenlik algısıydı. Müttefik devletler, özellikle İngiltere, donanmasız bir Türkiye’nin Boğazları tek başına savunamayacağını düşünüyorlardı. Bu nedenle Boğazların askersizleştirilmesini, geçiş rejiminin uluslararası güvencelere bağlanmasını ve uluslararası bir Boğazlar Komisyonu tarafından denetlenmesini şart koştular.
Bu yaklaşımın arkasında Osmanlı Devleti’nin miras bıraktığı askerî tablo bulunuyordu. 1918’e gelindiğinde Osmanlı Donanması fiilen savaş dışı kalmıştı. Cumhuriyet’in 1923 Ekim’inde devraldığı donanmada harekâta hazır büyük bir savaş gemisi bulunmuyordu. Yavuz zırhlısı hareketsizdi, deniz harp doktrini ve eğitim sistemi çökmüş, İstanbul askersizleştirildiği için tersane ve üs altyapısı etkin şekilde kullanılamıyordu. Bu koşullarda Ankara Hükûmeti için öncelik Misak-ı Millî’nin kara sınırlarının tanınması, kapitülasyonların kaldırılması ve bağımsızlığın uluslararası alanda kabul ettirilmesiydi. Bu nedenle Lozan’da Boğazlar üzerinde tam egemenlik talebi, dönemin askerî ve diplomatik gerçekleri içinde sürdürülebilir görülmedi.
Aynı donanmasızlık, Lozan’da Ege adalarının statüsünü de belirleyen en önemli etkenlerden biri oldu. On beşinci yüzyıldan itibaren Osmanlı egemenliğinde bulunan adalar, önce Yunan İsyanı, ardından Trablusgarp ve Balkan savaşları sırasında kaybedilmişti. Lozan’da Türk ordusu Anadolu’da kesin zafer kazanmış olmasına rağmen, bu zaferi Ege Denizi’ne taşıyabilecek bir deniz gücüne sahip değildi. Bu nedenle kara harekâtının ulaştığı sınırlar uluslararası hukuk bakımından tescil edilirken, deniz jeopolitiğinde büyük ölçüde 1913-1914 statükosu korundu. Başka bir ifadeyle, Ege adalarının kaderini belirleyen unsur diplomatik yetenekten çok deniz gücü dengesi oldu. Güçlü ve harekât icra edebilecek bir donanmanın varlığı, müzakere zemininin farklı şekillenmesini sağlayabilirdi, ancak bunun sonucunda adaların mutlaka Türkiye’ye bırakılacağını söylemek tarihsel açıdan mümkün değildi.
Bununla birlikte Lozan heyeti, Anadolu kıyılarına çok yakın adaların taşıdığı stratejik değerin tamamen farkındaydı. Bunun en açık örneği Meis Adası konusunda yaşanan tartışmalardır. İsmet İnönü, Lozan’da 4 Haziran 1923 tarihli oturumda Meis’in Anadolu kıyılarına yalnızca iki kilometre uzaklıkta bulunduğunu, coğrafi bakımdan Anadolu’nun doğal uzantısı sayılması gerektiğini ve Küçük Asya’nın huzuru ile askerî güvenliği açısından Türkiye’ye bağlı olmasının zorunlu olduğunu savundu. Talebini etnik gerekçelere değil, tamamen jeopolitik ve askerî güvenlik değerlendirmelerine dayandırdı. Ancak başta İngiltere olmak üzere İtilaf Devletleri bu görüşü reddederek adanın İtalya’da kalmasında ısrar etti. Bunun üzerine İnönü, Lozan Antlaşması’nın bütününü tehlikeye atmamak ve barışı sonuçlandırabilmek amacıyla, tutanaklara geçen ifadesiyle “çok ağır bir fedakârlığa” razı olduklarını belirterek bu talepten vazgeçti.
Meis tartışması, bu yönü ile Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının Ege’nin ve Doğu Akdeniz’in deniz jeopolitiğini doğru okuduğunu göstermektedir. Sorun stratejik vizyon eksikliği değil, bu vizyonu destekleyecek deniz gücünün bulunmamasıydı. Meis örneği, daha sonra “Mavi Vatan”........
