21. yüzyılda Kemalizm: Türkiye için jeopolitik bir zorunluluk
Cumhuriyet’i kuran Kemalizm, Türkiye’yi 21. yüzyılın büyük güç rekabetinde yeniden yükseltecek ve hak ettiği jeopolitik konuma taşıyacak ölümsüz kurucu devlet felsefesidir.
Küresel düzen geri dönülmez biçimde değişmiştir. Yaklaşık seksen yıl boyunca Amerikan askerî, ekonomik ve mali üstünlüğüne dayanan uluslararası sistem çözülme ve çökme sürecine girmiştir. 1945 sonrasında “Pax Americana“ olarak sunulan düzen, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte giderek “Bellum Americana“ya, yani savaşlar ve krizler üzerinden sürdürülen bir hegemonya dönemine dönüşmüştür. Yugoslavya’nın parçalanması, Irak, Afganistan, Libya ve Suriye’nin yıkımı, renkli devrimler, ekonomik yaptırımlar, vekâlet savaşları ve NATO’nun doğuya doğru genişlemesi bu dönemin kilometre taşları olmuştur. 2023 sonundan itibaren Gazze’de yaşanan kitlesel yıkım ve soykırım ise yalnızca bir insani trajedi değil, aynı zamanda “kural temelli düzen” söyleminin kendi kurucuları tarafından fiilen terk edildiğinin en açık göstergesidir. Uluslararası hukukun, Birleşmiş Milletler sisteminin, Cenevre Sözleşmelerinin ve devlet egemenliği ilkesinin büyük güçlerin siyasi tercihleri karşısında işlevsiz kalması, II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan düzenin meşruiyetini ağır biçimde aşındırmıştır.
2022’de başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, 2023 sonrasında Gazze’de yaşananlar, Kızıldeniz’de deniz ulaştırmasına yönelik saldırılar ve nihayet 2025 yılında yaşanan 12 Gün İran Savaşı ile onu takip eden 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan İran, İsrail ve ABD savaşı ile yeni bölgesel çatışmalar, gerek harplerin gerekse uluslararası sistemin eski kurallarla işlemediğini ortaya koymuştur. Devletler hukukundan çok askerî güç, üretim kapasitesi, teknoloji, enerji güvenliği ve jeopolitik dayanıklılık belirleyici hâle gelmiştir. Dünya yeniden güç dengelerine dayalı klasik jeopolitiğe dönmektedir. Bu süreçte coğrafyanın silahlaşması ve eskatolojinin güçlenmesi dikkat çekicidir.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu en önemli jeopolitik gerçek, Karadeniz ile Akdeniz’in yeniden küresel güç mücadelesinin ana jeostratejik sahnesi hâline gelmiş olmasıdır. Bu mücadelenin merkezinde, Rusya’nın stratejik olarak zayıflatılması veya parçalanması, Çin’in çevrelenerek küresel yükselişinin sınırlandırılması ve İsrail’in jeopolitik hedefleriyle birlikte eskatolojik vizyonunu destekleyen bölgesel düzenin tesis edilmesi yer almaktadır. ABD, Avrupa Birliği ve NATO tarafından temsil edilen kolektif Batı ile buna karşı şekillenen direniş ekseni arasındaki rekabet, Karadeniz ve Akdeniz havzasını 21. yüzyılın belirleyici jeopolitik mücadele alanına dönüştürmüştür.
Akdeniz yalnızca Avrupa ile Asya ve Afrika arasında uzanan bir iç deniz değildir. Karadeniz’i Türk Boğazları üzerinden Avrasya’nın içlerine, Süveyş Kanalı aracılığıyla Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Hint-Pasifik’e, Cebelitarık Boğazı üzerinden Atlantik’e bağlayan küresel deniz sisteminin merkezidir. Başka bir ifadeyle Akdeniz, Avrasya’nın denizden açılan kilididir. Bu kilidi kontrol eden güç, yalnızca Doğu Akdeniz’i değil, Avrupa, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Avrasya’nın jeopolitik dengesini de etkileyebilmektedir. Bu nedenle 21. yüzyılda İsrail ile Türkiye arasındaki rekabet, geçici diplomatik krizlerin çok ötesine geçmiş, geri dönüşü son derece güç olan yapısal bir jeopolitik rekabete dönüşmüştür. Gazze savaşı, Suriye’nin geleceği, Mavi Vatan, Doğu Akdeniz enerji havzaları, Kıbrıs Levant kıyıları, yeni ulaştırma koridorları ve deniz yetki alanları artık Ankara ile Tel Aviv’in aynı stratejik sahada karşı karşıya geldiğini göstermektedir. İsrail, güvenliği için Doğu Akdeniz’de tartışmasız bir deniz ve hava üstünlüğü ile Anadolu’nun güneyinde kendisine meydan okuyabilecek hiçbir bölgesel gücün ortaya çıkmamasını hayati çıkar olarak görmektedir. Türkiye ise Mavi Vatan’ın korunmasını, KKTC’nin güvenliğini ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarını ulusal egemenliğinin ayrılmaz parçası kabul etmektedir. Bu iki yaklaşımın aynı jeopolitik coğrafyada uzlaşması her geçen gün daha da zorlaşmaktadır.
İsrail’in bu rekabette en büyük stratejik avantajı, yalnızca sahip olduğu askerî ve teknolojik kapasite değildir. Aynı zamanda Washington üzerindeki güçlü siyasi etkisi sayesinde ABD’nin Orta Doğu ve Doğu Akdeniz politikalarının şekillenmesinde belirleyici bir ağırlığa sahip olmasıdır. ABD ile İsrail’in güvenlik çıkarları uzun yıllardır büyük ölçüde örtüşmektedir. Bu nedenle Washington’un bölgesel askerî konuşlanmaları, enerji politikaları, Doğu Akdeniz’deki diplomatik girişimleri ve bölgesel ittifak arayışları çoğu zaman İsrail’in güvenlik önceliklerinden bağımsız değerlendirilememektedir. Son yıllarda Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bu stratejik mimariye dâhil edilmesiyle birlikte, Türkiye’nin karşısında yalnızca ikili ilişkiler düzeyinde değil, Atlantik sistemi tarafından desteklenen yeni bir Doğu Akdeniz ekseni oluşmuştur. Dedeağaç’tan Girit’e, Suda Körfezi’nden Güney Kıbrıs’taki askerî yapılanmalara, İsrail ile Yunanistan arasında hızla gelişen askerî iş birliğinden GKRY ile kurulan enerji ve güvenlik ortaklıklarına kadar uzanan bu jeopolitik hat, Türkiye’nin Mavi Vatan doktrini ile Avrasya’ya açılan deniz kapısını sınırlamayı hedefleyen uzun vadeli bir çevreleme stratejisi görünümü kazanmıştır. Dolayısıyla sorun artık yalnızca Ege’deki birkaç ada, Kıbrıs sorunu veya doğal gaz sahaları değildir. Mücadele, Avrasya’nın kilidini oluşturan Akdeniz’in geleceği üzerinedir.
Uluslararası sistemde yaşanan dönüşümün temel nedeni yalnızca Çin, Rusya ve diğer yükselen güçlerin yükselişi değildir. Asıl belirleyici unsur, Soğuk Savaş sonrasında tek kutuplu düzeni kuran Amerika Birleşik Devletleri’nin göreceli gücünün aşınmasıdır. Washington hâlâ dünyanın en büyük askerî bütçesine, en geniş ittifak ağına ve en güçlü finans sistemine sahip olsa da artık aynı anda Avrupa, Orta Doğu ve Hint-Pasifik’te uzun süreli stratejik rekabeti sürdürebilecek sınırsız kapasiteye sahip değildir.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ABD öncülüğündeki liberal Batı, Amerikan yaşam tarzını, neo-liberal kapitalizmi ve liberal demokrasiyi evrensel medeniyet modeli olarak sunmuş, hatta “tarihin sonu” ilan edilmiştir. Ancak geçen otuz beş yıl bu iddianın gerçekleşmediğini ortaya koymuştur. Irak’tan Afganistan’a, Libya’dan Suriye’ye, Ukrayna’dan Gazze’ye, Hürmüz’den Tayvan’a uzanan krizler zinciri, küresel barışı tesis etmek yerine istikrarsızlığı derinleştirmiş; Pax Americana’nın Roma, Britanya ve hatta Osmanlı barış dönemleriyle kıyaslandığında oldukça kısa ömürlü olduğu anlaşılmıştır. Bugün ABD ve Anglosakson jeopolitiği, yükselen çok kutuplu güç dengesini kabullenmek yerine üstünlüğünü koruyabilmek amacıyla kriz ve savaşları dış politikanın temel araçlarından biri olarak kullanmaktadır. NATO’nun doğuya genişlemesi, Tayvan Boğazı’ndaki askerî baskı, Kızıldeniz’deki operasyonlar, İran’a yönelik yaptırımlar ve İsrail’in güvenliğini önceleyen bölgesel strateji bu yaklaşımın farklı cephelerini oluşturmaktadır. İki okyanusun sağladığı coğrafi güvenliğin avantajıyla Avrasya çevresinde sürekli baskı kuşakları oluşturarak rakiplerini yıpratma stratejisi ise artık beklenen sonucu vermemektedir.
Rusya ile Çin arasındaki kapsamlı stratejik ortaklık, BRICS’in genişlemesi, Avrasya ulaştırma koridorlarının gelişmesi ve Çin’in deniz gücündeki hızlı yükselişi, Soğuk Savaş sonrasında kurulan güç dengesini kökten değiştirmiştir. Buna karşılık ABD, Avrupa’da Rusya’yı çevrelemeye, Orta Doğu’da İsrail’in güvenliğini sağlamaya ve Hint-Pasifik’te Çin’i dengelemeye çalışırken askerî, ekonomik ve diplomatik kaynaklarını aynı anda üç ayrı cephede tüketmektedir. Tarih boyunca hiçbir büyük güç, ekonomik ve sanayi kapasitesiyle desteklenmeyen küresel askerî yayılımını uzun süre sürdürememiştir. Bugün Washington’un karşı karşıya bulunduğu temel sorun da budur.
Bu stratejik aşınmanın arkasında yalnızca dış politika tercihleri değil, giderek derinleşen yapısal sorunlar bulunmaktadır. 1945’te küresel imalatın R’sini kontrol eden ABD bugün ’e gerilemiş, liderliği Çin’e bırakmıştır. Yıllık 1,2 trilyon dolar faiz ödemesi ile 41 trilyon doları aşan kamu borcu ve artan faiz yüküyle tarihinin en ağır mali baskılarından birini yaşarken, gelir dağılımındaki eşitsizlik, iç savaştan bu yana görülmemiş ölçüde siyasî kutuplaşma, toplumsal güven bunalımı ve sanayisizleşme süreci ülkenin ekonomik ve toplumsal dayanıklılığını zayıflatmaktadır. Savunma sanayii de benzer sorunlarla karşı karşıyadır. Özellikle deniz gücü alanında gemi inşa kapasitesinin azalması, tersane altyapısındaki yetersizlik, bakım-onarım gecikmeleri ve nitelikli iş gücü eksikliği, dünyanın en büyük donanmasının uzun süreli ve yüksek yoğunluklu bir savaşı sürdürebilme kapasitesini sınırlamaktadır.
Rusya-Ukrayna Savaşı, Amerikan ve Avrupa savunma sanayiinin mühimmat üretim kapasitesinin sınırlarını ortaya koymuştur. Kızıldeniz’de Husilere karşı yürütülen deniz harekâtı ile 2026 İran Savaşı ise Patriot, THAAD, Standard ve Tomahawk gibi yüksek teknoloji mühimmat stoklarının beklenenden çok daha hızlı tükenebildiğini göstermiştir. Sorun yalnızca kaç füzenin üretildiği değil, savaş sırasında bunların hangi hızla yeniden üretilebildiği, cepheye ulaştırılabildiği ve boşalan stokların ne kadar sürede ikmal edilebildiğidir. Geleceğin yüksek yoğunluklu savaşlarında belirleyici unsur artık platform sayısından çok sanayi üretim kapasitesi, mühimmat stoku ve lojistik sürdürülebilirlik olacaktır. Bu nedenle Pasifik’te Çin ile yaşanabilecek uzun süreli bir çatışmanın maliyeti ve sürdürülebilirliği Washington açısından her zamankinden daha fazla tartışma konusu hâline gelmiştir.
Bir dönem küresel deniz ulaştırma yollarının ve stratejik boğazların tartışmasız garantörü olan Amerika Birleşik Devletleri, bugün Hürmüz ve Bab ül Mendep gibi kritik dar geçitlerde dahi mutlak hareket serbestisine sahip değildir. Sonuç olarak ABD’nin güç kaybı mutlak değil görecelidir, ancak yükselen Asya karşısında yaşanan bu göreceli aşınma, Washington’un aynı anda birden fazla cephede askerî üstünlüğünü sürdürme ve krizleri yönetme kapasitesini giderek daraltmakta, uluslararası sistemi tek kutuplu düzenden çok kutuplu güç dengesine doğru hızlandıran temel dinamiklerden biri hâline gelmektedir.
TÜRKİYE VE ATLANTİK PARADİGMASININ SONU
Bugün Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu jeopolitik tablo, Soğuk Savaş’ın güvenlik mimarisinin artık sürdürülebilir olmadığını göstermektedir. Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışlayan enerji ve deniz yetki alanı girişimleri, İsrail ile artan askeri ve siyasi rekabet, Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki güvenlik tehditleri, Dicle-Fırat havzasındaki bağımsız Kürdistan baskıları, Karadeniz’de bozulan barış ve istikrar ortamı, Libya ve Somali’deki güç mücadelesi ve Ege’de derinleşen anlaşmazlıklar, Türkiye’nin çevresindeki stratejik kuşatmanın farklı cephelerde aynı anda hissedildiğini ortaya koymaktadır. PKK terörü, FETÖ yapılanması ve dış müdahale girişimleri de iç güvenlik ile dış jeopolitiğin birbirinden ayrı değerlendirilemeyeceğini göstermiştir. Türkiye açısından temel konu geçmiş ittifak tercihlerini tartışmak değil, değişen çok kutuplu dünya düzeninde millî çıkarlarını esas alan bağımsız bir jeopolitik paradigma geliştirmektir. Bu nedenle Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında tartışılması gereken asıl soru, Türkiye’nin herhangi bir güç merkezinin uzantısı olmadan stratejik inisiyatifini nasıl yeniden kazanacağıdır. Nasıl cevabı Kemalizm’dir.
YENİ PARADİGMA İHTİYACI
Küresel güç dengelerinin hızla değiştiği, tek kutuplu düzenin yerini çok kutuplu rekabete bıraktığı 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde Türkiye’nin de stratejik önceliklerini yeniden tanımlaması........
