menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Pusula ve rota gerek bize

10 0
23.05.2026

“Sol” ve “sağ” terimleri bugün giderek içi boşalan siyasal işaretlere dönüşüyor. Bir zamanlar toplumsal sınıfları, ekonomik tercihleri ve farklı gelecek tasavvurlarını ifade eden bu kavramlar, artık çoğu yerde kültürel aidiyetler ve karşı kampın söylemlerine karşı geliştirilen tepkiler üzerinden anlam kazanıyor. İnsanlar kendilerini “solcu” ya da “sağcı” olarak tanımlamaya devam ediyor; ancak bu tanımların hangi siyasal rotaya, hangi ekonomik programa, hangi ortak gelecek anlayışına karşılık geldiği giderek belirsizleşiyor. Pusula kayboluyor; geriye çoğu zaman yalnızca kamplaşma kalıyor.

Bu durum, özellikle kendisini öteden beri “sol” olarak tanımlayan çevreler açısından ciddi bir sorgulamayı zorunlu kılıyor. Solun, geçmişten devraldığı kavramları tekrar etmekle yetinmeyip bugünün ihtiyaçlarına ve olgularına yeniden bakması gerekiyor. İnsanlığın eşitlik, özgürlük, dayanışma ve adalet özlemleriyle somut siyasal konumlanmalar arasında yeni bağlar kurulmadan, solun yeniden toplumsal bir yön ve çekim merkezi haline gelmesi mümkün görünmüyor.

Çünkü dünya, 1990’lardan itibaren yükselen küreselleşmeci dalganın ardından bambaşka bir siyasal döneme girmiş bulunuyor. Bir zamanlar ilerlemenin, refahın ve özgürleşmenin taşıyıcısı olarak sunulan küreselleşme fikri, bugün yerini giderek ''sağ'' popülist ve köktenci hareketlerin yükselişine bırakıyor. İngiltere’den Fransa’ya, İtalya’dan Polonya'ya kadar Avrupa’nın birçok ülkesinde merkez siyaset, kitlelerin gözünde güven ve temsil kabiliyetini yitirirken; merkezin dışından konuşan sağ hareketler, bu hoşnutsuzluğu siyasal güce dönüştürüyor. 

Avrupa’da Brüksel’de yoğunlaşmış teknokratik ve küreselleşmeci yönetici elitlere yönelen tepki, görünüşte yerel özellikler taşısa da aslında küresel ölçekte yaşanan daha derin bir huzursuzluğun ifadesidir. Kitleler yalnızca belirli hükümetlere ya da politikalara değil, kendilerini temsil etmediğini düşündükleri bütün yerleşik yapılara karşı tepki duyuyor. Ne yazık ki bu tepkinin hedefi yalnızca siyasal elitler veya ekonomik tercihlerle sınırlı kalmıyor. Bilim, demokrasi, hukuk ve bir arada yaşama kültürü gibi modern toplumun temel kurumları da saldırı altında kalıyor. Çünkü bu kurumları kendi meşruiyetinin kalkanı haline getiren merkezî yönetici elitlerin hesapsız ve küreselleşmeci siyasetlerine duyulan öfke, zamanla bu kurumların kendisine de yöneliyor.

REFAH TOPLUMUNDAN KÜRESELLEŞMENİN KRİZİNE

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı dünyasında kurulan refah toplumu, yalnızca ekonomik bir tercih değildi. Aynı zamanda Sovyetler Birliği’yle ve kamucu ekonomik modellerle yürütülen siyasal mücadelenin önemli araçlarından biriydi. Emekçiler........

© 12punto