menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

The Sound of Music ve John Coltrane

39 0
14.04.2026

1940’ların 1950’lerin Amerika’sındaki koşullar kültür teorisyenleri açısından son derece ilginç olmalı. Avrupa gibi klasik müziğin doğal oluşma koşullarına bir türlü sahip olamayan Amerika özelikle 19. yüzyıldan itibaren kendi müzik sesini bulmaya uğraşıyordu. kendi özel koşullarıyla doğup gelişmiş olan caz, gerçek Amerikan sesini oluşturduğu iddiasıyla geldiği 1940’lar ve 1950’lerde müzikte kendi sınırlarını zorlamaya başlamış, serbest caza geçişin provalarını yapıyordu. 

***

Amerika Big band müziğiyle, Swing ile eğleniyordu. Manhattan’ın gece kulüplerinde dans müziği çalarken, bir yandan da doğaçlama denemelere başlayan müzisyenlerin yanı sıra Harlem’in ve Manhattan’ın güneyindeki Village’da küçük kiralık odalarda buluşup jam session (içinden geldiği gibi, kuralların olmadığı ortamda çalmak) yapan genellikle siyahi müzisyenler vardı. Düşünsenize bunlar arasında Miles Davis ve John Coltrane de bulunuyordu. 

Yaratıcı ve özgün olmanın nerdeyse bir zorunluluk haline geldiği bu eğlence ortamında şov dünyasının ana akımı sayılan Broadway de yeni bir şeyler yapmak zorundaydı. Broadway’de de yeniliklerin yolu Richard Rodgers ve Oscar Hammerstein’ın tanışması ve birlikte çalışmaya karar vermeleriyle açıldı. Onların işbirliği sayesinde, 40’lar ve 50’lerde müzikal tiyatroda “Altın Çağ” diye adlandırılan dönem yaşandı. “Oklahoma” adlı eserleri Broadway’de sahneye konulduğunda herkes büyük bir devrim yapıldığını hissetmişti. Bu şov ile birlikte dans ve şarkılar, tiyatronun ana gövdesinde anlatılan hikâyeye paralel........

© 10 Haber