Yürüyüşün Felsefesi Olur mu?
Bazen saatlerce yürürüm.
Bunu en rahat, en doğal ve en verimli biçimde yapabildiğim şehir Londra.
Londra’yı sevgilim gibi, Türkiye’yi ise annem gibi severim.
Tam açıkça ifade etmem gerekirse belki biriyle uzun huzurlu bir ömrü paylaşmayı planlarken , diğeriyle kök salarsınız.
Londra’da benim için günde 20 bin adım atmak doğal bir rutin.
Üstelik yalnızca parklarda değil; şehrin tamamında. Geniş kaldırımlar, kesintisiz yaya yolları, parkları birbirine bağlayan yeşil akslar ve yağmur suyunu anında emen altyapı sayesinde sağanak altında bile yürümek mümkün.
Yürüşüm Chelsea’den 6–7 kilometre diye başlar, fark etmeden 12–15 kilometreye uzar. Hyde Park’tan Kensington’a, oradan South Bank boyunca Thames’e inersiniz. Mesafe uzadıkça hem bedenim hem zihnim açılır. Londra’nın yürünebilirliği, aslında düşünmeye verdiği alanla da ilgili.
Türkiye’ye geldiğimde ise en büyük eziyetim yürümek oluyor. Yürümek istemediğimden değil; yürüyecek kaldırım, süreklilik ve güvenli alan bulamadığımdan. Yürüyüş burada bir keyif değil, çoğu zaman bir mücadeleye dönüşüyor. Oysa benim için yürüyemeyemediğim bir şehir, düşünemediğim , üretemediğim bir şehir haline geliyor.
Bu yürüyüşlerimin vazgeçilmez durakları ise Londra’nın kitapçılarıdır çoğu zaman .
Hatchards, Daunt Books, Waterstones Piccadilly, Foyles, Persephone Books…
Yalnızca kitap satan değil, düşünmeye alan açan mekânlar.
Bu hafta bu kitapçılardan birine uğradığımda karşıma çıkan bir eser, yürümeye dair sezgisel olarak bildiğim şeyi kavramsallaştırdı benim için.
Frédéric Gros’ın A Philosophy of Walking.
Gros’un temel iddiası basit ama etkileyici:
“Yürümek bir spor değildir. Yürümek bir düşünme biçimidir”.
Bugünün........
