Köyümüze Dönüş: Hafızanın Kokusu, Sevginin En Gerçek Hali
Yine beş yıl aradan sonra, çocukluğumun en güzel dönemlerinden birinin geçtiği Bulgaristan’ın Kırcaali’ye bağlı Oyacılar köyündeyim.
Bu ev sadece babaannemle dedemin evi değildi.
Annemin, babamın, amcamın, yengemin, kuzenlerim ve biz üç kızkardeşin kocaman bir ailenin aynı çatı altında yaşadığı evdi.
Şimdi o evde dolaşırken her odanın bir sesi var sanki.
Bu satırları yazarken gözlerim doluyor.
Çünkü artık o insanların hiçbiri burada değil.
Ama kapıdan içeri girer girmez onların sevgisi hâlâ bu evde dolaşıyor.
Taşlarda…
Avluda…
Ocağın başında…
Ağırın kapısında…
Sabah öten horozların sesinde …
Babaannemin tavukların altından yeni topladığı yumurtaları zeytinyağında pişirişini hatırlıyorum. Ben daha uyanmadan hazırladığı çöreğin kokusunu… Demli çayın buharını… Bahçedeki tavukları, uçuşan böcekleri, evin hiç bitmeyen kalabalığını…
En çok da bizi görünce gözlerinin içinin gülmesini…
“Kızanlarım gelmiş…” derdi. Balkan lehçesiyle .
O küçücük boncuk gözlerindeki sevinci bugün bile unutamıyorum.
O günlerde bunun sevgi olduğunu bilmiyordum.
Çocukken sevgiyi sorgulamıyorsunuz.
Sadece onun içinde büyüyorsunuz.
Hafızanın kokusu olur mu?
Daha Bulgaristan’a gelir gelmez kendimi baniçka kuyruğunda buldum.
Sonra markete girdim.
İlk işim çocukluğumun gofreti Fafla’yı aramak oldu.
Raflarda görünce gülümsedim.
Gerçekten o gofreti mi özlemiştim?
Yoksa onun bana hatırlattığı insanları mı?
Çünkü bazı tatlar sadece tat değildir.
Bir kokunun içinde bir insan saklıdır.
Babaannemin yaptığı kuşburnu çayı…
Soğuk kış........
